Arşiv

Konferans: Campus Design
İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı, 5 Nisan 2007 tarihinde Hollandalı mimar Kees Christiaanse'yi ağırladı. Christiaanse, ETH’ın Mimarlık ve Kentsel Tasarım Bölümü’nde Kerstin Hoeger ile birlikte yürüttüğü "Campus Design" projesini izleyicilerle paylaştı.
Kampüs tasarımının gelecekte daha önemli bir rolü olacağından yola çıkarak başlatılan araştırma projesi ile ETH, fiziksel planlama ve kampüs tasarımının eğitim, toplum, kültür ve çevreye etkisi ile ilgili görüşlerini ve deneyimlerini geliştirmeyi hedefliyor.

Projenin amacı, bilim, ticaret ve toplum tarafından desteklenen uzun soluklu ve etkin stratejiler üretmek. Araştırmanın odak noktası ise, hem kamusal alanda hem özel alanda, dönüşüme uğrayan tek işlevli üniversite merkezleri yerine, hareketli ve sürdürülebilir kentsel alanlar oluşturan yeni kampüs tasarımları yaratmak. Araştırma kapsamında dünyanın birçok yerinden örnekler incelenerek, kampüs tasarımının güncel eğilimleri analiz ediliyor.







Kees Christiaanse Konferansı ve Kampüs’ün Kentle ve Kendisiyle İlişkisi Üzerine
Yelda Gin

İlk üniversitelerin, lonca nitelikli özerk yapılar olarak ortaya çıkışından günümüze, eğitim, bilgi, toplum, ekonomi, devlet gibi oluşumların algılanışının ve hayattaki rolünün değişmesine paralel olarak üniversite yapısı da değişti. Kampüs, latince kökenlerini, otonom ve üniter kelimelerinden almaktadır, dolayısıyla kendine yetme ve bağımsızlık fikirlerini de içinde barındırır. Günümüzde ise, yeni bir kampüs düşünürken, eğitimin hızlı devinimi ve sosyo-ekonomik girdilerin sürekli değişimi, kampüsü oluşturan söylemin içine esneklik ve sürdürülebilirlik gibi kavramların da girmesini zorunlu kılmıştır. Esneklik, yeni mekansal işlevlere, programların birbirleriyle ilişkilerine ve büyümeye olanak tanıma; sürdürülebilirlik ise yalnızca çevresel değil, sosyo-ekonomik girdileri de içinde barındıran uzun soluklu bir tasarım anlayışı olarak tanımlanabilir. Bunun yanında, bilginin kamplaşması ve ayrıştırılması sürecinde oluşan program, mekan ve yapı ayrımları, birçok yerde sadece kendi konusu üzerinden düşünme eğilimde olan belli bir disipline bağlı gruplar ya da duyarsız profesyoneller yaratmıştır. Üniversitenin yalnız kentle değil, kendi farklı birimlerinin arasında sürekli bilgi alışverişi ve kültürel iletişim sağlayabilmesinde, mekansal düzenin etkisi de şüphesiz çok önemlidir. Bilgi Üniversitesi Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı bünyesinde, 2007 bahar dönemi süresince, yeni bir kampüs tasarlamaya çalışırken, arayışlarımız bu sorgulama ekseni üzerinde ilerlemektedir.

Bu bağlamda, kampüs tasarımıyla ilgili görüşlerini açıklamak üzere davet edilen Kees Christiaanse’nin konferansı ve düşünceleri zihin açıcı bir fikir ve eleştiri egzersizi olarak tanımlanabilir.
“Campus Design”, Kees Christiaanse ve Kerstin Hoeger başkanlığında, ETH Zurich bünyesinde başlatılan uluslararası bir araştırma projesi. Amacı, kampüs tasarımının gitgide önem kazandığı bir dünyada, akademik ortamın yanı sıra, kültürel, politik , sosyal ve ticari bileşenleri de tatmin edebilen uzun soluklu ve efektif bir kampüs tasarım stratejisi oluşturabilmek. Bu amaca ulaşmak içinse, yalnızca mimar ve plancıların değil, politik, ekonomik ve sosyal alanlardan katılımcıların da eleştirel görüş ve vizyonlarını paylaşabildiği bir bilgi ve öneri platformu oluşturmak istemektedir.
Kees Christiaanse’nin konferansı konuyla ilgili sorulan şu sorular üzerinden örneklerle ilerledi:
Ne tür bir mekansal organizasyon, kentsel çevreyle eşzamanlı entegre olarak bilgi iletimi ve sosyal etkileşimi ilerletebilir?
Toplum ve endüstrinin değişen taleplerine cevap verebilen, esnek ve sürdürülebilir bir bilgi ve öğrenim merkezi yaratabilmek için ne tür bir kentsel stratejiye ihtiyacımız var?
Christiaanse’ye göre, 1960larda ve 1970lerde kurulan kentten kopuk “yeşil alan” kampüsleri, ETH Hoenggerberg örneğinde olduğu gibi, bugün kendilerini, fonksiyonel, teknik ve ekonomik nedenlerle zaman dışı kalmış bulup, revizyona ihtiyaç duymaktadırlar. Bugünün akademik ve kentsel gerçekliğinde, geleneksel kampüs modelleri sorgulanmakta ve kentten soyutlanmış bu fildişi kuleler, kentsel gerçekliğe adapte olmanın yollarını aramaktadırlar. Kent ve üniversite simbiyotik ilişkisini Cambridge örneği üzerinden açıklayan Christiaanse, bu modeli, şehre yayılmasına rağmen içerikle birbirine bağlanmış ve çevresini katalize etme potansiyeline sahip özelleşmiş fakültelerin bir bilgi ağı oluşturduğu düzen olarak tanımlar. London School of Economics ise, kent içindeki üniversite yapılarından biri olmasının yanı sıra, hali hazırda varolan yapılara yerleşmesine rağmen etkili bir biçimde yaşamını sürdürebilmektedir. Chrsitansee bu noktada acaba üniversitelerin gerçekten tasarlanması gereken yapısal birliktelikler mi yoksa kentin varolan strüktürü ya da yapıları içinde doğaçlama etkilişimlerle yolunu kendiliğinden bulabilecek bir oluşum mu olduğunu sorgular.
Cambridge ve Leyden gibi üniversitelerin kentsel yaşamla sağladığı uyum, yalnızca fonksiyon ayrımı yapmamalarından ve izole olmamalarından değil, şehrin o zamanki ölçeğinden, birçok yerin yürüme mesafesinde ulaşılabilir olmasından da kaynaklanır. 19. yy’ın ikinci yarısında kentlerdeki ölçek büyümesi, fonksiyonel ve sosyal ayrım, mobilite gibi problemleri de beraberinde getirdi. Bu bağlamda Gottfried Semper’ın şehrin dışına yerleştirdiği, Zurich Politeknik Üniversitesi ile 60 sonrası kent dışı izole kampüs anlayışı birbirine benzer; tek bir farkla, erken 19. yy üniversiteleri kente yığılmalar sonucu kent merkezine çekilirken, 60 sonrası kampüsler, kendibaşınalığından sıyrılıp revize olma ihtiyacıyla karşılaşmıştır.

60ların savaş sonrası kampüsünü devasa tek işlevli fonksiyon girdilerinin kentin dışına konumlanması olarak tanımlayan Christiaanse, Lausanne Epf’nin bu ideolojiyle kurulmuş ve günümüzde revizyon gerektiren kampüslerden bir tanesi olduğuna işaret eder. Göl kenarındaki tepelere yerleştirilmiş olan bu konsantrasyon ve bilgi merkezinin saf bir amaca hizmet ettiği düşünülse de takip eden otuz yıl içinde bu sistemin, durumu olumlu bir sosyo-kültürel ve kentsel düzeye taşımadığını gözlemlemişlerdir. Christiaanse’ye göre Lausanne EPF, efektif bir kentsel stratejiyle bünyesine alacağı ticari-kültürel aktiviteler, sinema tiyatro gibi işlevlerle çevresindeki modern banliyö yerleşkeleriyle bütünleşebilir. Fakat Hollanda’daki Twente Üniversitesi örneğinde, kampüs zaten bütün bu bileşenlerle birlikte kent dışında ve tamamen özerkleşerek kurulduğundan, günümüzün dışarıya kapalı ve korumalı sitelerini andıran bir düzen oluşturmuştur.

Bir başka çarpıcı örnek ise San Francisco’daki Silikon Vadisi’dir. Bir üniversite kampüsünden, yazılım işletmeleri ve bilgisayar endüstrisinin ilgisiyle büyük bir iş merkezine dönüşen, zamanla yemek, otel, konut gibi hizmet endüstirisini de bünyesine çekerek bir kent haline gelen büyük bir alan. Buradan çıkarabileceğimiz sonuç, programı tümüyle tek-işlevlilik ve ayrım ekseninde tutamayacağımızdır. Fakat işlevlerin kendiliğinden gelişebileceği, yayılabiliceği noktalar ve yaklaşımların varolduğu bir strateji, yeni olasılıkların, kentle verimli bir ilişkiler ağına dönüşebileceği bir arayüz olabilir.

Avrupa ve Amerika’da aynı eğilimde olan örnekler üzerinden konuştuktan sonra Christiaanse, Çin başta olmak üzere birçok Asya ülkesinde buna ters bir yaklaşımın varlığını sürdürdüğüne de dikkat çekmiştir. Bu örneklerde, kentten koparılmış ve özerk akademik izolasyon kaleleri olan kampüs birimleri ilerlemenin bir işareti olarak görülmektedir. İçerisinde 11 üniversitenin yeraldığı Guangzhou kampüs-şehri bunun en önemli örneklerinden birtanesidir. Bu kampüste yalnız soyutlanma değil, ölçek büyümesi, ve bilimsel ilerlemenin yanında insanın küçüklüğü gibi bir anlayış da göze çarpmaktadır.
Günümüzde, kampüs yapılarının bir başka yüzü ise kampüs-firma ilişkisidir. Birçok dünya firması, araştırma ve geliştirme içerikli uluslararası merkezlerini kurumsal kimlik başlığı altında kent içinde veya dışında kurmaya başlamıştır. Örneğin, Benetton’un Treviso’daki kente yakın ve yeni bir hayat enjekte eden varlığına karşın, Nike ‘ın Amerika’daki Beavarton kampusünün bir gated community gibi çalıştığını ve kurum kimliğini mimarisiyle empoze etmeyi amaçladığını görürüz.



Bir sonraki bölümde, eski endüstri yapılarının yeniden canlandırılıp kullanılması üzerinden örneklerle açıklamalarına devam eden Christiaanse, Cedric Price’ın Potteries Think Belt ve Bilgi Üniversitesi Silahtarağa Kampüs projelerini ilişkilendirdi. Christiaanse’ye göre Santral İstanbul’da eski fabrika yapılarının yeniden ele alınmasıyla oluşturulan kampüs, haliç bölgesini, kentle bağlamaya çalışarak Potteries Thinkbelt’in ruhunu, kent içine enjekte olmasıyla ise eski Cambridge kolejlerinin tavrını yansıtmaktadır. Öğrenciler, harekete ve aktiviteye en duyarlı kullanıcı grubu olduğundan, yerleştikleri bölgelere bir kentsel canlılık ve teşvik getirerek bu bölgelerin dönüşmelerine ön ayak olmuşlardır.
Konferansın son bölümünde Christiaanse, Science Park Amsterdam ve Science City Zürich üzerinde yaptıkları revizyonlar ve tasarım stratejilerinden bahsederek, kendi yaklaşımlarını açıkladı. Science City Zürich konuşmanın başlarında çokça vurgulanan, güncellenme ve revizyon ihtiyaçlarına sahip, 60 sonrası kampüslerden bir tanesi olarak tanımlandı. Başlangıçta tek başına yaşayan bu kampüs, kentsel yığılmayla beraber yeni banliyölere komşu olmuştur. Bu komşuluk, kent içindeki kadar aktif bir sosyal hayatı beraberinde getiremese bile, kentle üniversite arasında gelecekte oluşabilecek etkileşimlerin ipuçlarını taşımaktadır. Bu aktivasyonu gerçekleştirmek için düşündükleri tasarım stratejisi, kampüsü, ek üniversite binaları, dükkan kafe ve restoran gibi ticari yapılar, konut birimleri, gösteri salonları gibi ek işlevlerle yoğunlaştırarak kentle üniversite arasındaki etkilişime önayak olmaktır.

Science Park Amsterdam örneğinde ise kampüs, su, tren yolu ve karayolu gibi coğrafi koşullarla kentten kopmuş bir adadır. Kente içeriği hakkında hiçbir ipucu vermeyen bir yama olmakla birlikte, sosyal kontrol, gece-gündüz nüfus dengesi, farklı düzeylerde ilişki ve mobilite eksikliği gibi probremlerini de beraberinde getirmektedir. Kente sadece üç noktadan bağlanan öneri düzen, kamusal ve yarı kamusal alanlardan oluşan ve kesişimlerinde sosyal aktiviteler ve karşılaşmalar barındıran bir labirentler bütünüdür. Mekana hakim olan binalar değil, binalar arasındaki ve özellikle zemin katlardaki anti-hiyerarşik sosyal mekanlar ağıdır ki bu da üniversite konseptini yansıtır. Kampüs içinde araç trafiği içermeyen sistemin, sokakların avlulara açıldığı, gerektiğinde küçülme ve büyüme kapasitesine sahip bir esnekliği de beraberinde getirmesi öngörülmüştür. Konut, kafe, restoran gibi programlar bu sistemin içinde bulundurulmasına rağmen, Science City örneğinden farklı bir şekilde üniversitenin yayılma olasılığı düşünülerek, programlar, mekansal olarak birbirlerinden ayrılmıştır. Bu sistem, zorlama bir mekansal birliktelik yerine, farklı programlar arasındaki iletişim ve etkileşimin ortak noktaların kesiştirilmeye çalışıldığı tamamlayıcı bir düzen arayışıdır.

Mimarinin artık tasarımın yanı sıra, birçok sosyo-ekonomik girdiyi de içinde barındırdığı günümüzde, bir kampüs tasarlarken, mimarın sorumluluğu yalnızca iyi bir mekan yaratmak değil, aynı zamanda ileri görüşlü bir strateji oluşturup, farklı bileşenler arasında iletişim kurabilmektir. Kampüs yapılarının gerek kendi içinde, gerekse kentle ilişkisinde varoluşunun meşruluğu ve sürdürülebilirliği açısından bu yaklaşım kaçınılmazdır. Foucault, “Aydınlanma Nedir?” adlı metninde, kendimizle ilgili eleştirel durumun ya da arayışın, tarihin getirdiği bir bilgi birikimi ekseninde değil, şu an olan şeylerin eleştirisi, dayatılmış sınırların tarihsel analizi ve bu sınırların aşılabilirliğinin denenmesi olarak belirtmiştir. Tasarım yaklaşımlarının, bir teori yaratıp sonra bunu kente uyarlamak yerine, kentteki pratik çalışmadan yola çıkarak esnek ve sürdürülebilir bir strateji oluşturmak olduğunu açıklayan, Kees Christiaanse, yaptıkları uygulamaları doğru şekilde uygulandığında sonuç verecek küçük müdahaleler ve enjeksiyonlar olarak yorumlamaktadır. Bu açıdan sınırların aşılabilirliğinin denenmesinde, inandırıcı ve ileri görüşlü bir yol seçtiklerini düşündürüyor.

Detaylı bilgi için: www.campusdesign.ethz.ch

Kees Christiaanse Hakkında
Kees Christiaanse, 1953 Amsterdam'da doğdu. 1988 yılında Delft Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu. Sadece annesi gibi iç mimarlık değil, geçmiş çağlarda değirmencilikle uğraşan ve ilk tasarımcılar sayılan atalarından gelen kalıtımsal düzenle kent planlaması üzerine de çalışıyor. Amsterdam GWL Projesi için Mies V.D. Rohe Ödülü için aday gösterilen mimar Hamburg Holzhafen Projesi ile Hamburg Mimarlar ve Mühendisler Birliği'nden yılın yapısı ödülünü aldı. Kees Christiaanse aynı zamanda KCAP ofisinin de kurucusudur. Christiaanse ulusal ve uluslararası olmak üzere bir çok projeye imza attı.

KCAP Hakkında
Eski nehir kıyıları, sanayileşmiş şehir görüntüsü ile nehrin diğer kıyısı, Rotterdam. Birkaç inşaat şirketi, BMX bisikletçiler ve kaykaycılar için geçit yerleri... Giriş katında postaların toplanması ve saklanması için eski bir antrepo ve yukarısında Kees Christiaanse'nin kurucusu olduğu KCAP ofisi.
KCAP, birbiriyle tamamen farklılık gösteren, farklı kökleri farklı bakış açıları ile çeşitlilik oluşturan dört ortağın kurduğu bir birlikteliktir. KCAP, kimi zaman bazısının daha mimar, bazısının da kimi zaman daha şehir plancısı olduğu bireyselliğe değil, birleşik kimliğe odaklanıyor. Sonuçta dördü, dört çıkışa sorulan aynı soruyu oluşturuyor. Her biri farklı cevap veriyor. Dört ortağın farklı cevapları solunuyor, karalamaları yapılıyor ve harmanlanıyor, ta ki ritmik bir KCAP cevabı bulunana kadar.
www.kcap.nl
İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı - santralistanbul T: +90 (212) 311 50 00 - E-posta: mimarlik@bilgi.edu.tr