Arşiv

ARCH 504 Öğrenci Projeleri
Atölyenin konusu, İstanbul - Haliç'deki eski Silahtarağa Elektrik Santralı'nın yenilenerek kamuya açık bir kültür ve rekreasyon alanına dönüştürülmesidir.
II. PROGRAM VE SINIRLAR

İşlevsel Sektörler
Yenileme projesinin programı hazırlanırken genel olarak İstanbul Bilgi Üniversitesi öncülüğünde gerçekleştirilmekte olan ve SantralIstanbul olarak adlandırılan program esas alınacak ve öğrencilerden bu programı yorumlayarak yeniden-üretmeleri beklenecektir.
SantralIstanbul projesinin programı genel olarak 6 sektörden oluşmaktadır:
1. Gösteri ve Gösterim (Sinema ve tiyatro ile konser etkinlikler için açık ve kapalı alanlar),
2. Sergi (Müze, galeri vb. etkinlikler için çeşitli büyüklükte açık ve kapalı alanlar),
3. Arşiv ve Dokümantasyon (Kütüphane ve mediatheque işlevleri için depolama ve çalışma alanları),
4. Sosyal Bilim ve Sanat Eğitimi ve Üretimi (Atölyeler, Derslikler, Ofisler, Lojmanlar),
5. Rekreasyon (Park, lokanta, cafe-bar, museum-shop vb.),
6. Yönetim ve Servis (Ofisler, teknik birimler, depolar, personel soyunma ve yıkanma, otoparklar vb.).

Nicel kapasite
Yenileme projesi günde ortalama 1000-1500 ziyaretçi (eşit oranlarda çocuk, genç ve yetişkin) düşünülerek tasarlanacaktır. 3000-5000 kişilik -açık ve/veya kapalı- konser alanı, bu sayısal rutininin dışında kalan özel bir aktivite ortamı olarak değerlendirilecektir.

Sosyal bilim/sanat eğitim ve üretim etkinliği toplam 750-1000 öğrenci/öğretim üyesi/sanatçı için tasarlanacak, 30-50 kişi için geçici konaklama ünitesi bu sektörün parçası olarak değerlendirilecektir.
Kompleksin idari kadrosunda yaklaşık toplam 50 beyaz ve 100 mavi yakalı daimi personelin bulunacağı varsayılacaktır.

Otopark ihtiyacı bu sayılar gözönünde bulundurularak saptanacak, arazinin kuzey tarafındaki boş alan otopark için ek bir kapasite olarak değerlendirilecektir.

Arşiv ve dokümantasyon için toplam 100.000-150.000 ürünlük bir kapasite düşünülecek, çalışma alanlarının kapasitesi proje sahibi tarafından yorumlanacaktır.

Film gösterimi cinematheque anlayışı içinde ve cep sinemaları ile, gösteri etkinlikleri de oda tiyatrosu anlayışı ile ele alınacaktır.

Tasarlanacak projelerde kalıcı ve geçici sergi etkinliklerinin kapasiteleri yoruma açık olacak, sergi alanlarının çağdaş müzeciliğin çocuklar için deneyimle eğitimi bütünleştiren programlarını kapsaması beklenecektir.

Sınırlar
Silahtarağa Elektrik Santralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından iki kademeli olarak koruma altına alınmıştır: 1. Santral kompleksini oluşturan binaların bir bölümü "kültür varlığı" olarak tescil edilmiştir. Yani ortadan kaldırılmaları mümkün değildir. 2. Santral kompleksinin üzerinde bulunduğu 117.000 m2'lik arazi "sit alanı" olarak ilan edilmiştir. Yani bu araziye yapılacak her türlü fiziki müdahalenin öncelikle Kurul tarafından onaylanması gerekmektedir.

Dolayısıyla yapılacak projenin kapsamı hem alan, hem de noktasal koruma perspektifleri gözetilerek yenileme projelerinin geliştirilmesidir. İşlevini yitirmiş endüstri komplekslerinin müze ve kültür merkezlerine dönüştürülmesi 1980'lerde başlayan 3. kuşak modernleşme periyodunun tipik konularından biridir ve "endüstri arkeolojisi" kavramı da bu süreçle birlikte ortaya çıkmıştır. Almanya'nın Ruhr havzasında endüstri devriminin odaklarından biri olarak şekillenmiş olan 80 km uzunluğundaki ömrünü tamamlamış sanayi örüntüsünü 1990'larda "Emscher Park" adı ile rekreasyon alanına dönüştüren proje bu eğilimin en kapsamlısı, Londra'daki eski elektrik santralını "Tate Modern" müzesine dönüştüren proje ise mimarlık kamuoyunda en çok tartışılmış olanıdır.

Dolayısıyla projenin birinci problem alanını, bir yerleşme ve peyzajın fiziki olarak varlığını sürdürmesiyle sosyal olarak kuruluş amacından tamamen farklı işlevler üstlenecek olması arasındaki paradoks oluşturmaktadır. Kompleksin fiziki varlığından ve içine sinmiş olan yaşamdan kaynaklanan belirgin karakter özellikleri üzerine titrenecek bir aura olduğu kadar, yapılacak müdahaleleri kendi dolayımından geçiren bir katman anlamına da gelecektir: Her müdahale, bu aura'yı bozmakla onun tarafından bozulmak, onun karşısında boşa çıkmak arasındaki tansiyonun basıncı ile başetmek durumunda kalacaktır. Demek ki atölye sürecinde önerilen fikirler öncelikle bu paradoks karşısındaki tutumları, bu tansiyonla başa çıkma kapasiteleri üzerinden tartışılacaklardır.

Eyüp Belediyesi Silahtarağa Elektrik Santralı arazisinde yeni yapılaşma için koruma altındaki yapılarla birlikte toplam %15'lik bir TAKS öngörmüştür. Bu bağlayıcı olmayan ve tavsiye niteliğindeki bir karardır. Tasarlanacak projelerden, bir yandan Türkiye'de resmi olarak Koruma Kurulları tarafından temsil edilen çağdaş koruma ve yenileme anlayışlarını/pratiklerini gözetmeleri/hesaba katmaları, öte yandan da onları değerlendirmeleri/yorumlamaları beklenecektir. Belediyenin tavsiye kararı da bu kapsamda değerlendirilecek kriterlerden biri olacaktır.

Özetle öğrencilerden proje tasarlama sürecini, çağdaş koruma-yenileme prensiplerinin ve pratiklerinin gerçekliğini "yok sayma" ile ona "teslim olma" ikilemine kilitlenmeyi aşıp, gerçekliği "hesaba katma" ile onu "yorumlama" sarmalı içinde, kavrayışın ve derinleşmenin yolunu açan eleştirel bir süreç olarak değerlendirmeleri beklenecektir.

III. SİLAHTARAĞA ELEKTRİK SANTRALI
107 dönümlük bir arazi üzerine yayılmış bulunan Silâhtarağa Elektrik Santralı 1910'lar ile 1950'lar arasındaki yaklaşık 40 yıl içinde oluşmuş tipik bir modern sanayi yerleşmesidir. Kompleksi oluşturan unsurların hem yerleşme içindeki dağılımları, hem de stilistik özellikleri, ilk bakışta sistematize edilmeye dirençli ve "dağınık" bir yapı stoku ile karşı karşıya olunduğu izlenimi uyandırmaktadır. Öte yandan da çağdaş koruma ve yenileme anlayışları ile uyumlu, sağlam bir mimari yorumu kurgulayabilmek için, yerleşme sentaksının çeşitli katmanları tarafından doğrulanan bir "mekân okuma" zemininin oluşturulması gerekmektedir. Sürdürülebilir ve geçerli bir mekân okuma stratejisi oluşturabilmek için, yerleşmeye damgasını vurduğunu düşündüğümüz şu paradokstan yola çıktık: Yerleşme hem 1910'larda hazırlanmış yerleşme projesinin izlerine sâdık kalmış, hem de her bir büyüme hamlesinde bu projeyi bir kez daha ihlâl ederek tanınmaz hâle getirmiştir. Mantığın alanına çekilince anlaşılmaz hâle gelen bu ikilem, uzun vadeye yayılarak gelişmiş modern imar siyasaları için hayli tanıdık olan "pragmatik" hamlelerin toplamından başka bir şey olarak gözükmemektedir. Böylelikle ilk biçimiyle hayli keskin olan kararlar "gevşetilerek", "törpülenerek" uygulanmış olmakta ve yerleşmenin bütünü, yerleşmenin orijinal kurgusuyla zamanın "olumsal" (contigent) katmanlarını birarada tutan çelişik bir bütün olarak karşımıza çıkmaktadır.

Orijinal Düzen: Kurallar
Orijinal proje 107 dönümlük araziyi kuzey-güney ve doğu-batı akslarında bölen okunaklı iki eksene sahiptir. Kuzey-güney ekseni yerleşmenin ana arterini oluşturan bir yol ile, doğu-batı ekseni de araziyi yaklaşık 1/3 ve 2/3 büyüklüğünde dilimlere ayıran bir boşlukla tanımlanmaktadır. Böylelikle arazi 4 dilime bölünmüş olmaktadır. Güneyde kalan büyük dilimlerin üretime, kuzeyde kalanların ise yeniden-üretime (lojman, rekreasyon vb.) ayrıldığı anlaşılmaktadır. Güneydeki üretim bölgesinin yerleşmenin ana arteriyle kesilen doğu dilimi üretim prosesinin gerçekleşeceği binalar ile yüklenirken, yerleşmenin suyla temasını sağlayan batı dilimi hammadde depolama ve servis (nakliye, yük boşaltma vb.) işlevleri için bırakılan alan olarak işlev görmüştür. Yerleşmenin kuzey kanadı ise ana arterin iki kenarına ilişmiş lojmanlara, onların arkaları da sosyal hizmet alanları olarak işlev gören açık alanlara ayrılmıştır. Kuzey-güney ekseni üzerinde üretim-tüketim kutuplaşması üzerine kurulu olan bu orijinal mekân kurgusu, yerleşmenin bozulmaya uğramadan günümüze ulaşmış karakterinin birinci unsurunu oluşturmaktadır. 40 yıl boyunca yapılan yeni yapılar kuzey-güney eksenli bu kutuplaşmayı pekiştirecek şekilde konumlanmaya devam etmişlerdir.

Orijinal proje, güneydoğu kanadında yer alan üretim kompleksini keskin ve okunaklı bir düzen içinde kurgulamıştır: Yerleşmenin ana arterine paralel olarak konumlanan ve arsa kenarı boyunca uzanan tarak şeklindeki üretim bloğunun uzun kenarı makina parkı olarak işlevlendirilmiş, eşit aralıklarla bu lineer bloğa takılan kollar da enerji kaynağı olan kazanlara ayrılmıştır. Bu kurgu içinde binalar, güney-batı diliminde depolanan kömürün dekovil hatlarıyla kazanların bulunduğu binalara, kazanlarda yanan kömürün de enerji olarak lineer makina parkına nakledilebildiği, tekrara dayalı tipik bir endüstriyel işleyiş zincirinin kabukları olarak işlev görmektedirler. Tarak şeklindeki bu kurgunun en önemli özelliği tekrar üzerine kurulu olması, dolayısıyla büyüyebilmesi ve parça parça inşa edilebilmesidir. Nitekim T şeklinde inşa edlmiş olan ilk binanın, makina ve kazan dairelerinden oluşan bu zincirin ilk parçası olarak yapıldığı anlaşılmaktadır. 20. yüzyıl başının tipik "yüksek teknoloji" ürünü olarak bu binalar içlerinde insanları, dolayısıyla da "insanların hareketini" barındırmak ve yönlendirmek üzere değil, önce ısı, sonra da elektrik enerjisinin hareketini barındırmak ve yönlendirmek üzere kurulmuşlardır. Tekstil, mobilya, demir-çelik gibi insanı barındırarak kurulan manüfaktür tarzı sanayilerden temel farkı, doğası gereği insanın fiziki varlığının bina içindeki yerinin tâli olmasıdır. Bu dev binaların kayda değer bir giriş kapılarının, vurgulanmış bir giriş-çıkışlarının bulunmamasının nedeni budur. Binaların içlerinde düzenli olarak bulunulacak veya oturulacak bir düzenin bulunmaması da, insanların bir süreci başlatmak, bitirmek veya kontrol etmek dışında "içeride" bulunmaları için bir neden olmamasından kaynaklanmaktadır. İnsanın hareketine göre düzenlenmiş yegâne istisna kumanda bölümüdür. Bu nedenlerle içinde insanların çalıştığı manüfaktür kökenli bir "fabrika" olarak değil, "makina ve kazan dairesi" olarak adlandırılmaktadırlar. Binadan ziyade "kabuk" olarak nitelenmelerini meşrulaştıran da bu özellikleridir.

Yerleşmenin eksenini çizen ana arterin kuzey ucu iki kenarına dizilen lojmanlarla son bulmaktadır. Orijinal projeden, mühendis ve ustabaşıların, işçi ailelerinin ve bekar işçilerin, dönemin endüstri yerleşmelerinin tipik özelliğini tekrarlayarak hiyerarşik bir biçimde ayrı bina gruplarında kümelendikleri anlaşılmaktadır. İşçi ailelerini barındıran lojmanların arka bahçeleri, yine tıpkı Britanya'da ve kuzey-batı Avrupa'da olduğu gibi, ailelerin geçimine katkıda bulunbilecek küçük ekim alanları olarak tasarlanmışlardır. Mühendis ve ustabaşılara ayrılan blok yüksekliği ve birimlerinin büyüklüğüyle bu grubun en prestijli yapısıdır. En gösterişsiz olan lojman bloğu ise bekâr odaları şeklinde kurgulanmıştır.

Bina gruplarının stilistik karakterleri ve yapım sistemleri gruplar halinde daha en başından kararlı bir biçimde birbirlerinden ayrıştırılmıştır. Makina ve kazan dairesi bloğu, "kabuk" olarak adlandırılmayı bir kez daha haklı çıkaracak bir biçimde, araları tuğla malzeme ile doldurulan çelik iskelet sistemle inşa edilmiş dış duvarlardan oluşmaktadır. Makina dairesinin içinde, üzerindeki türbinlerle altındaki tesisatı ayıran beton döşeme kabuktan tamamen bağımsız bir biçimde beton duvar ve ayaklarla taşınmakta, dış duvarlarla entegre olan yegâne unsur dekovil hatları olmaktadır. Cepheyi ayakta tutan çelik strüktürün içinde açılmış büyük ışık boşluklarıyla bu bina, işlevsel kurgusu kadar, kabuğunun estetik efekti ile de döneminin makina parkı binalarının tipik evrensel özelliklerini ve işaretlerini taşımaktadır. Kuzey kanadındaki lojman binaları da, İngiliz mimar J.Wood'un daha 19. yüzyılın başında kuzey-batı Avrupa kır kültüründen yalınlaştırarak ve işlevselleştirerek devşirdiği anonim işçi konutları tipolojisi dağarcığını yinelemektedir. İngiltere, Fransa, Belçika ve Almanya'nın 19. yüzyıl sanayi peyzajını karakterize edecek denli yaygınlaşmış olan bu tipolojinin tek katlı olanları yığma duvar sistemi ile, 3 katlı olanı da çelik-çerçeve ve yığma karışımı bir sistemle kurulmuştur ki, bu da betonarme arefesinin tipik konut yapım sistemidir.

Dolayısıyla birbirinden farklı özelliklerle kurgulanmış olan her iki yapı kümesinin de ortak paydası, yapıldıkları sırada endüstrileşmiş dünyada geçerli olan tipik kurgusal ve stilistik özellikleri barındırıyor olmalarıdır. Özellikleri bakımından her iki gruba da dahil olmayan ve yerleşmenin iki ayrı ucunda konumlanan üçüncü bir bina çeşidi daha bulunmaktadır: Yönetim binası ve sosyal hizmet binası. Birincisi üretim yapılarının ön yüzüne, ikincisi de mesken bölgesi içindeki peyzajın köşesine yerleştirilen bu iki binanın, yerleşmenin anonimliğine "yerellik" aşısı yapmak üzere dönemin "milli" olarak okunan imgelerini kullandıkları anlaşılmaktadır. Yerel çağrışımlı işaretleri eklektik bir biçimde kullanarak "özel"i "genel"den, "unique"i "typique"ten ayırmak ilginç bir biçimde tam da o dönemin evrensel olarak benimsenmiş, "moda" mimari tutumudur. Dolayısıyla, eski İstanbul ile yeni İstanbul'un düğüm noktasına her iki kanadına da servis vermek üzere kurulmuş olan bu modern tesis, her yönüyle döneminin davranış kalıpları benimsenerek inşa edilmiştir: "Sıradan" olarak kabul edilen gruplar sanayi yapılarına benzetilerek, prestij vurgusu ve işaret değeri taşıması istenenler ise dönemin modern dünyasının "ayrıştırma" normlarıyla uyum içindeki imgelerle bezenerek kurgulanmışlardır.

İz Sürme ve İhlâl: İstisnalar
Yerleşme zaman içinde orijinal projedeki zonlara sâdık kalarak gelişmiştir: Yeni makina ve kazan daireleri ile atölye ve depolar orijinal projede üretime ayrılan güney-batı dilimine yığılarak bu bölgeyi yoğunlaştırırken, yeni lojmanlar da öncekilerin kıyısına, tıpkı onlar gibi düşük yoğunluklu olarak yerleşmişlerdir.

Kompleksin ilk ek binası olan 2. makina dairesi, yerleşmenin gelişmesi ile ilgili değindiğimiz temel paradoksun habercisidir: Orijinal projeye uygun olarak ilk makina dairesini kuzey yönünde uzatacak şekilde konumlanmış ve gerek kabuğun strüktürü, gerekse de iç kurgusu bakımından binanın karakterini yeniden-üretmiştir. Ancak öte yandan da ona tam olarak bitişmemiştir. Ayrıca eni ondan biraz daha dar, boyu da biraz daha alçaktır. Boyut farkları "hata" izlenimi veren kararsızlık sınırları içinde seyretmektedir: Kayda değer bir farklılaşmaya izin vermediğinden, hizaların tutturulamadığı izlenimi uyandırmaktadır. Ayrıca ilk projeye göre önünde bulunması gereken kazan dairesi de yapılmamıştır. Sonraki etapta inşa edilen 2. kazan dairesi hem projenin prensiplerine göre konumlanmış, hem de hizalarını öncekine göre daha fazla ihlâl ederek kuzeye doğru "kaymıştır". Tarak formunun deformasyonu bu etapta belirginleşmiş, bir sonraki aşamada inşa edilen yeni makina ve kazan daireleri ilk şemanın izini iyice silecek sürpriz yerlerde konumlanmışlardır: 3. kazan dairesi, muhtemelen ilk kuşak makinaları da kolay besleyebilmesi için, yerleşmenin giriş senaryosunu bozacak şekilde idare binasının yanına yerleştirilmiş, 3. makina dairesi ise makina zincirini kuzeye doğru uzatacak şekilde konumlanmak yerine yine beklenmedik bir biçimde 2. makina dairesi ile arsa kenarının arasına iliştirilmiştir. Seyfi Arkan tarafından tasarlanmış olduğu iddia edilen bu bina sadece konum olarak değil, yapım sistemi ve cephelerin ifadesi açısından da önceki binalardan farklılaşmaktadır. Betonarme olarak inşa edildiği için kabuk ile iç döşemeler birbirleriyle bütünleşmiş, cephelerdeki taşıyıcı sistem ve pencerelerden oluşan ritm, dönemin Art-Deco üslubu içinde artiküle edilerek dışa vurulmuştur. Bu binayla birlikte, erken endüstri yıpılarının zamansız anonimliği ile kurulmuş olan endüstri yapıları zinciri stilistik olarak da kırılmış, bünyenin anonimliğine yabancı bir "karakter" katılmıştır. Daha sonra son etap olarak 2. kazan dairesinin kuzey kenarındaki boşluğa yaklaşık aynı büyüklükte ve ilk kuşak binaların anonim kimliğini sürdüren bir kazan dairesi daha eklenerek iri endüstri binaları kümesi tamamlanmıştır.

40 yıl içinde şekillenmiş olan bu endüstri binaları yığınına bir bütün olarak bakıldığında formel olarak ilk şemanın tamamen ihlâl edildiğini, buna karşılık şemanın öngördüğü makina ve kazan daireleri hatlarının korunduğu sonucu çıkmaktadır: Arsa kenarına makinaları, ana arterin kenarına da kazanları dizen bu düzen, orijinal kurgunun her aşamasında farklı açılardan ihlâl edilen konseptten arda kalan son iz olarak halâ varlığını sürdürmektedir.

Yerleşmede, yukarıda analizi yapılan kazan ve makina daireleri grubu ile mesken grubu kutuplaşmasının dışında, atölye ve depolardan oluşan bir grup bina daha bulunmaktadır. Zaman içinde ve ihtiyaca göre yapıldıkları anlaşılan bu binaların diğerleri gibi baştan karar verilmiş (ve kısmen zamanla ihlâl edilen) stilistik karakterleri ve kümelenme sentaksları olmamakla birlikte, belirgin bir yer tercihi ile konumlandıkları anlaşılmaktadır: İrili ufaklı bu grup için seçilen birinci konum, ana arterin kenarı ve endüstri binalarının karşısı; ikinci konum ise endüstri kümesi ile mesken bölgesini ayıran yeşil boşluktur. Bu gevşek yerleşme disiplinini ihlâl eden istisnaların başında arsanın yol sınırına yaslanarak kuzeye doğru uzayan ve mesken bölgesine nüfus eden depo dizisi gelmektedir. Stilinden 3. makina dairesi ile birlikte tasarlandığı anlaşılan idare binası ile işçi ailelerine ayrılmış lojman sırasına yaslanan depo binası da başta tarif edilen zonlamanın dışında kalmaktadırlar.

IV. HALİÇ'TE YENİ KENTSEL EĞİLİMLER
1500 yıllık uzun ortaçağı kesintiye maruz kalmadan, harabeye dönüşmeden yaşamış, ardı ardına iki büyük doğu Akdeniz imparatorluğuna başkentlik yapmış, varlığını hep bir dünya kenti olarak sürdürmüş efsane şehir İstanbul. Efsanenin merkezi karada değil, suda: Yarımada ile Galata'nın arasına giren, ikisine de birbirini karşılıklı olarak seyrettiren Haliç. Şehri bulvar ölçeğindeki bir genişlikle yaran geniş bir çıkmaz olarak Altın Boynuz. Şehrin kapısı, limanı, endüstrisi, ticareti, ruhani merkezleri, dolayısıyla da görkemli deviniminin merkezi olarak Haliç: İstanbul'un sahnesi...

19. yüzyılın sonunda şehir Boğaz'ın iki yakasına ve iki koldan Marmara kıyılarına saçaklanarak tarihinde ilk kez sırtını dönüyor Haliç'e. Artıklarını, yeni filizlenen mekanize endüstrisi ile yoksulluğu eski merkezine bırakarak, Haliç'e terk ederek kaçıyor daha geniş ufuklu sularının kenarlarına. Haliç 2000 yıllık tarihinde ilk kez İstanbul'un merkezi ve sahnesi olmaktan uzaklaşıp artıklarını, gözden ırak olması tercih edilenleri taşımaya başlıyor. 1990'lara kadar devam ediyor gözden düşmeye, prestij kaybetmeye...

1980'lerin sonunda Haliç'in eteklerine yığılmış küçük sanayinin şehrin dışındaki yeni organize sanayi yerleşmelerine doğru kaymasıyla, desantralize olmasıyla kaderi bir kez daha değişmeye başlıyor. 100 yıllık bir aradan sonra yeniden keşfediliyor, katmanları ilgi odağı oluyor. Yeni bir dönüm noktası bu Haliç için. 100 yıldır hevesle ve enerjiyle dışa yayılan modern İstanbul, yayıldığı yerlerdeki aceleye gelmiş hamlelerini, hamlıklarını, çaresizliklerini Haliç ile yeniden yüzleşerek sezmeye başlıyor. Ortasını yeniden keşfediyor İstanbul. 100 yıldır biriktirdiği enkazın içinde saklı duran katmanlar göze çarpmaya, göz kamaştırmaya başlıyor. Bastırılan geri dönüyor. Aceleye gelmiş, yeterince muhakeme edilmeden girişilmiş sahil temizliği hamlesini ardı ardına yeni projeler izliyor: Eyüp canlandırma ve yenileme projesi, Fener-Balat yenileme projesi, maruz kaldığı hesapsız girişimleri özgünlüğünü yitirerek ödemiş olan tekstil fabrikası Feshane, eski bir atölyeyi kütüphaneye dönüştüren Kadın Eserleri Kütüphanesi, tersane ve demir atölyesini müzeye dönüştüren Rahmi Koç Sanayi Müzesi, tütün atölyelerini ve depolarını eğitim kurumuna dönüştüren Kadir Has Üniversitesi, mezbahayı kültür merkezine dönüştürmekte olan kültür merkezi projesi ve sahil boşluğunu popülist bir merkeze dönüştüren Miniatürk projesi. Yeni orta sınıflara ve gençlere hitap eden kahveler, lokantalar ve buluşma noktaları. Hepsi son 15 yılın ürünleri... Hepsi bu kadar da değil: Kasımpaşa Tersanesi, Silâhtarağa Elektrik Santralı gibi girişimcisini, inisiyatörünü bekleyen, henüz el değmemiş iri peyzaj dilimlerini barındırıyor halâ Haliç.

Dolayısıyla, Silâhtarağa Elektrik Santralının yenileme projesinin ikinci problem alanını da içinde bulunduğu Haliç bağlamı ve Haliç çevresindeki güncel kentsel yenileme örüntüsü oluşturmaktadır. Son 100 ve son 10 yıl içinde Haliç'in geçirdiği dönüşümler değerlendirildiğinde, bu bölgeyi bekleyen potansiyel tehlikenin gentrification (seçkinleştirme) olduğu anlaşılmaktadır. Modern kentleşme tarihinin öğrettiği başlıca kurallardan biri de şudur: kentlerin -aslında ikisi de aynı anlama gelen- merkezi ve tarihsel bölgeleri onları çöküntü olmaktan çıkaracak bir müdahale ile karşılaştığında, bu dönüşüm sınıfsal olarak da karşılığını bulmakta, çöküntüye maruz kalmış kesimler temizlenen enkazın artıklarıyla birlikte burayı terk etmekte ve yerlerini yeni kentsel tabakalara bırakmaktadır. Bunun filtreleme sürecinin kaçınılmaz sonucu olduğu, daha doğrusu mekânın dönüşümünden ziyade toplumsal sınıfların arasındaki eşitsizliklerden ve karşılıklı konumlanmalardan kaynaklandığı ileri sürülebilir. Ki bu da yanlış değildir. Ancak en azından H. Lefebvre'den beri bildiğimiz şey eşitsizliklerin mekânın üretimi üzerinden de yeniden-üretildikleri, dolayısıyla filtreleme sürecinin kentleşme tarihinde sadece eşitsizliğin türevi olmayıp, aynı zamanda da onu pekiştiren ve derinleştiren kayda değer bir rol oynadığıdır. Kısacası gentrification'un (seçkinleştirmenin) sadece sonuç değil, aynı zamanda da kaynak, sadece çıktı değil aynı zamanda da girdi olduğu son çeyrek yüzyılın kentleşme dağarcığı tarafından içselleştirilmiş bir bilgi olarak karşımızda durmaktadır. 1970'lerdeki Bologna deneyinden sonra altı bir kez daha çarpıcı bir biçimde çizilmiş olan gentrification'u bu berraklıkta kavramanın -herkesten önce H. Lefebvre'e borçlu olduğumuz- politik sonucu şu olmuştu: Gentrification, structural (yapısal) olduğu kadar contingent (olumsal) bir olgudur. Dolayısıyla tamamen bertaraf edilmesi mümkün olmayan bir sosyal sonuç olması ona müdahale edilemeyeceği anlamına da gelmez. Tam tersine etkilerinin hafif ya da ağır olması, dahası eşitsizlikleri artırıcı ya da azaltıcı şekilde sonuçlanması tamamen sürecin nasıl yaşandığına bağlıdır. Ki bu da son kertede politik alan tarafından belirlenir: Sonuçları, sosyal tabakaların süreç içindeki göreli davranışları; sürecin olası sert sonuçlarına karşı yerinde ve geçerli tedbirlerin alınıp alınmadığı; "sosyal olarak zayıf" toplumsal tabakaların "yapabilme kapasitesi"ni (enabling capacity) güçlendirecek kurumsal yapılanmaların olup olmadığı; projenin bu yönde çalışacak mekanizmalarının teknik kapasitesi vb. olgular tarafından belirlenen politik alana ait bir süreç olarak yaşanır bütün gentrification süreçleri.

Tekrar Haliç'e ve Silâhtarağa'ya dönecek olursak: Yukarıda sayılan son dönem Haliç projelerinin çoğu, rekreasyon, üniversite, müze, kültür merkezi gibi kamusal işlevli projelerdir. Bu nedenle de gerek Haliç çevresinde, gerekse de dışında iskân edilen kentlilerin geniş bir kesimini dışlamayan, davetkâr programlarla yüklüdürler. Dolayısıyla spekülâtif gelişmeleri dolaysızca tetikleyecek bir etki yaratmamışlardır. Etkileri olsa olsa dolaylıdır. Bu nedenle sonuçları uzun zamana yayılmış olarak ortaya çıktığından, uygun mekanizmaların devreye sokulması, dolayısıyla "iyi yönetilmeleri" durumunda keskin sonuçları törpüleyen yumuşak geçişlere olanak tanıyabilecek nitelikte projelerdir bunlar. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin SantralIstanbul programının yorumlanması ve yeniden-üretilmesi sonucunda oluşturulacak olan programın senaryosu, kamusal ilişki yaratma ve geliştirme kapasiteleri açısından da değerlendirilecektir.

VI. ÇALIŞMA ÖLÇEKLERİ ve PROGRAMI
Silahtarağa Elektrik Santralı'nın sosyal, fiziki ve teknik özellikleri ile ilgili yazılı ve çizili doküman atölyede dijital ortamda öğrencilere teslim edilecektir. Çalışma ve sunum ölçeklerinin 1/5000, 1/2000, 1/500 ve 1/200 olması öngörülmektedir. Bunların dışında kalan her türlü ölçek ve teknikteki maket, perspektif, detay, grafik, fotoğraf, kolaj vb. temsil aracının, öğrencinin tercihleri ve eğilimleri doğrultusunda kullanılması tavsiye edilmektedir.
Alper Derinboğaz
Ceren Dayıcıoğlu
Füsun İşcan
Gaye Keskin
Göksenin Ekiyorum
Işıl Altınışık
Melis Eyüboğlu
Meriç Öner
Nil Aynalı
Orhun Ülgen
Özden Demir
Sami Metin Uludoğan
Serra Eskicioğlu
Sezin Ergene
Sinem Duran
Tuğba Okçuoğlu
Uygar Yüksel
Yelda Gin
Yurdagül Tekin
İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı - santralistanbul T: +90 (212) 311 50 00 - E-posta: mimarlik@bilgi.edu.tr